Öncelikle şunu söyleyeyim çok gezen bilmiyormuş. Son 1,5 ayda çok gezdim ama hala bir semelik var bende. O yüzden o meşhur soruyu cevaplayarak başlamak istedim. Çok okuyan bilir...
Şekil 1-a: Ülkemizin her köşesi cennet ama tanıtmasını bilmiyoruz
Toplamda baya bir KM yaptım. Nice yüzler gördüm, nice hikayeler duyd... Eheheh şaka lan şaka hep it gibi gezdim. Şimdi gezdiğim yerlerde başıma gelen ve kah güldürüp kah ağlatan durumları buraya yazacağım.
1. Gaziantep:
Önyargıyla yaklaşmadan gitmek lazım buraya kesinlikle. Bir kere çok gelişmiş bir şehir. Hakikaten doğudaki tüm illere zaman zaman verilen "Doğu'nun Paris'i" sıfatını hakediyor. Yemek kültürü konusunda ise söylenilen her şeyi karşılıyor. Neyse gelelim hikayelere;
Gaziantep'e arkadaşla beraber iki kişi gittik. Giderken de tercihimizi Çayırağası Turizm'den yana kullandık. Ben ki bir çok isimsiz ve vizyonsuz firmayla seyahat ettim ama bu derece 90'larda takılıp kalmış bir firma görmedim. Bir kere ne topkek var ne piskevit. İki kere çay veriyolar tamam. Sonra memur babam gibi düşünüyor olacaklar ki koltuk arkası televizyonları kapatıyorlar (makina azcık dinlensin). Sonra açıyorlar teybi kasette Harun Kolçak (Perma Harun), Bulutsuzluk Özlemi falan var düşün... Bir de otobüsün içinde sigara yakabilsek tam 90'ların başındaki uzun yol atmosferini yakalayacağız.
Zaten firmanın gudikliğini daha yola çıkmadan anlamıştım. Zira bagajımı verip otobüse binerken yaşlı şoför abimiz, sempatiklikten zerre nasiplenmemiş hostes kızın yanağından makas alıp şirinlik yapıyordu. Şoför dayı o halterci ve belli ki işini hiç sevmeyen kadına öyle kur yaptığına göre hanımı ya ölmüştür ya da çile dolu eza dolu bir evlilik yaşıyordur diye düşündüm ve inanın yokluk nedir, insanda tezahürü nasıldır o anda gördüm. Zaten abla nasıl suratsızsa öndeki teklifsiz tüybıyık ergeni bile ürküttü. Çocuk yol boyunca su isteyemedi. En son Antep garında yanında 5 kiloluk damacanayla gördüm bebeyi.
Şehre indik. Şehir içi otobüs durağına gittik. Halk otobüsüne bindik. Meğer Ankara'daki gibi omza dokunmalı, imeceli bir para uzatma sistemi yokmuş. Kimin omzuna dokunduysam bana garip garip baktı (dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe/ sırf otbüz Ankara'daki dolmuşa benziyor diye/ usulca dokunup/ uzatır mısınız dedim). Ben elimde para omuzlara dokuna dokuna şoförün yanına kadar geldim. Ha şimdi burdan Gaziantepli kardeşlerimize bir dokundurma yaptığımı çıkarmayın. Toplu taşım teamülleri böyle zahir. Yoksa az sonra da örneklendireceğim üzere 10 numara insanlar hakikaten. Bizim gördüklerimiz öyleydi yani. Bu arada hoşgörü var gerçekten şehirde. Zira iki tane eşcinsel olduklarını sohbetleri esnasında dile getiren arkadaş, kıyafetleriyle bir altkültürü de temsil ettiklerini belli ederek ve biraz da kamuoyunda -yanlış- karikaturize edilen eşcinseller gibi davranak otobüse bindiler. Bir kişi de dönüp bakmadı. Bizim bu İç anadolu'da olsa feci fenalıklar yaparlar mesela. Bu da sizin için turistik bir kriter olabilir diye anlattım.
Neyse efendim merkezde bizi, sağolsun, sözlüğün önemli ismi Jokond karşıladı. Davullarla halaylarla. Şaka şaka. Ama takım elbise giymişti hakikaten. Gerçi ben bana duyduğu sevgiden dolayı böyle bir şey yaptığını düşündüm lakin kendisi kamu çalışanıymış. Sonra tahminim yarım ağızla söylediği (eheh) "haydi İmam Çağdaş'a götüreyim sizi" lafını hemen kabul ettik. Jokond o arada yaşadığı şehri tanıttı. Biz alinazik yerken onu pek dinlemedik (ben hayatımda bu kadar lezzetli ve bu kadar sarımsaklı bir öğün yemedim). Sonra kalkıp giderken Joko başgan "sizi ben ağırlıyorum" diyerek hesabı ödedi. Hayatımda mahçup olmadığım kadar mahçup oldum bu nefis jest karşısında. Hakikaten mecbur olmamasına rağmen büyüklük yaptı. Biz tam Anadolu çocuğu olmadığımız için bu jeste bayıldık. Giderken de gezilecek yerleri tarif etti. Ancak "yürüme mesafesi" diye tarif ettiği yerlere 4,5 saatte falan ulaştık. Artık hesap ne kadar geldiyse... Ehe şaka la. Adam zaten çoluğun çocuğun rızkını bizim gibi bıyıklılara bağlamış üstüne bir de kızdırmayalım. Hakikaten yürüme mesafesindeydi. Bir de giderken bize "burada adres sorun adres tarif etmeyi çok severler" dedi. Sorduk. Hakikaten seviyorlarmış. Bir dayıya adres danıştık mesela... Heyecanla tarif etti. İzahını anlayıp tam hareketlendik... Tarifi teyid için durdurdu bir daha tarif etti... Teşekkür edip biraz yürüdük, yemin ediyorum, elektrik trafosunun ardından aniden belirip bir daha tarif etti. Gerçekten bu küçük sosyal deney bize Anteplilerin adres tarif etmeyi ne kadar sevdiklerini gösterdi.
Bütün Çarşıyı gezdik. Şansımıza (!) gittiğimiz zaman Gaziantep'te "fıstık festivali" varmış. Festival deyince biz de uluslararası boyutta bir organizasyon sandık. Ama tek gördüğümüz Ankaralı seymenlerin gösterisiydi. Konuştuk bir de yakın mahalleden komşu çıktı adamlar. Bir anda adamların "fan"ıymışız, hayranıymışız, "groupie"siymişiz de ta Ankara'dan onları izlemeye gelmişiz gibi bir imaj oluştu. Zorla da olsa izledik. İnsanları normal olarak Ankara'da karşılamayı misyon edinmiş seymenler bizim karşımıza ironik olarak 700 Km ötede çıktılar. "Angara" ortamından kurtulamıyorduk.
Kısa keselim günübirlik gezimizde zaman otobüsün kalkış zamanına bir türlü varamıyordu. Biz de tüm çarşıları gezdikten sonra meşgale arıyorduk. Fıstık festivali kesmemişti. Her bulduğumuz aktiviteye atlıyorduk ki karşımıza cam müzesi çıktı. İçeri girdik. İçerde Japon turistler ve bir tane şımarık çocuklu Türk ailesi vardı. Rehber içeriyi gezdirmeye başlamıştı. Peşlerine takıldık. Rehber birkaç tarihi eseri anlattı. Japonlar tabiatları gereği her gösterilene çok şaşırdılar. Ben iki üç espri yaptım. Arkadaşım dışında kimse gülmedi. Tiyatroda komedi oyununa gülmeyenlere neden Japon denildiğini orda anladım. Ya da Türkçe'leri kötüydü bilemiyorum. Gerçi Türk aile de gülmüyordu. Neden sonra bize, müşterilere kallavi bir paraya sattıkları cam ürünlerini göstermeye başladılar. Tüketim mezubahis olunca grup daha bir ciddileşti. O esnada arkadaşım da Çorumlu olmasına rağmen esprilerime "entel gözükeyim de şu idneyi tek başına kınasınlar" der gibi gülmemeye başladı. Baktım yalnız kalıyorum Türk ailesine yaşlı esprisi yapmaya başladım. "Enişte bey hanım seni batıracak kıfskıfskıfs" falan dedim. Gülmeye başladılar. Aramızda elektrik oluştu. Zekice (!) esprilerim yerini bulmuştu. Yol arkadaşım da yine Çorumlu olmasına rağmen esprileri anlıyormuş gibi gülmelerimize katıldı. Sonra dağıldık...
Fakat zaman yine geçmek bilmiyordu. Ve yine o gün ne tesadüftür ki şehirde Gaziantepspor - Fenerbahçe maçı vardı. Ben arkadaşa girelim de izleyelim zaman geçer dedim. Vay dilim lal olaydı da demeyeydim. Gittik stad önüne dedik biz Gençlerbirliği taraftarıyız Ankara'dan geliyoruz. Hemen kolumuzdan tuttular bize bilet aldılar. Yardımcı oldular ve turnikenin oraya bıraktılar. Asıl Turnikenin oraya gitmez olaydık. Arkadaş bir maça girmek içinde bu kadar kaos barındırır mı? Hindistan'da sabah trenine daha rahat binerim. Ezilme tehlikesi geçirdim resmen. Koskoca adamlar olarak o izdihamda dalga dalga bir oraya bir buraya savrulduk. Bir ara ben o kalabalık çemberin dışına bile atıldım. Tam çizgi filmlerdeki toz bulutu... Neyse ki içeri girebildik. Gerçi girerken kapıdaki güvenlik görevlisi, memlekete götüreceğim baklavalara "güvenlik" gerekçesiyle el koymaya niyetlendi ve baya da ciddiydi ama Angaralılığım sayesinde tek yumrukla ve birkaç galez küfürle adamı ikna etmeyi başardım.
İçerde daha acayip bir ortam bizi bekliyordu. Kale arkası tam fanatik grup. Bizim Gençlerbirliği taraftarı gibi "aşırı kibar" değiller. Zaten olmasın da benim ufak tefek yoldaşı iki kolundan havaya kaldırıp "laylay laaay" tezahüratına katmaları hoş olmadı ehehe. Gol olunca sahaya atarlar diye de düşündüm ama Allahtan yapmadılar. Onu yapmadılar ama önde bi eleman vardı elinde bir sopa bağırmaya indiriyordu. Korkudan yılların fanatik Anteplisi gibi tezahürata katıldık. Bazılarını bilmesek bile gayret geyretli alkışladık. Sopa korkusu bizi Antepli yaptı.
Sonra işte geri dönüş yoluna koyulduk. Yalnız geri dönerken gariplikler peşimizi bırakmadı. Mola yeri olan Aksaray Kampüs Dinlenme tesisleri gariplikleriyle zihinlerimizde yer etti. Gemi ve uçak şeklinde kafeler vardı hem de orijinal boyutlarında. Bir de siyahi çalışan vardı. Geldi bizle Türkçe konuştu. İşsizlikten falan bahsetti (Zencisiyle beyazıyla bir siyaset mozaiği Aksaray). İstanbul Aksaray'dan il olan Aksaray'a gelmiş. 3 ayda Türkçe öğrenmiş. Köyde kalıyormuş falan. Sizin de yolunuz düşerse ismini unuttuğum bu abiyle bi sohbet edin. Böyle Lynch filmi seti gibi ortam... Zaten Aksaray'da kime sorsanız gösterir. Ortam fantastik zaten. Yaşı çok ufak ama benden yaşlıymış gibi davranan bir çalışan, aşırı makyajlı kadın personel falan da var. Bir kamera koysanız Utah Sinema Günleri'nde ödül garanti (böyle bir festival var mı emin değilim ama sanat filminin bilinmeyen yerlerde ödül alması meşhurdur). Aşağıdaki fotoda Dinlenme Tesisi sahibinin fotosunu görüyorsunuz. Nam-ı diğer Kaptan-ı Derya (Afrikalı tayfası bile var).
Seyahatimiz burda sona erdi. Haftaya yol hikayesinin ikinci kısmı ile beraber olacağız. Bu sene leyleği havada gördüm ellaam çok gezdim. Sözlerime burda son verirken Antep'te gördüğüm bir ilanla sizi başbaşa bırakıyorum. Görüşmek dileğiyle...
90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ekim 2011 Salı
30 Temmuz 2011 Cumartesi
İnceleme Yazıları Bölüm 1: 90'ların Enteresan Rock Grupları
Geçen gece tivitır ünlüsü arkadaşım (benim ünlü arkadaşlarım da var) Brudermartin ile konuşurken aklıma geldi, dedim ki 90'larda ne acayip rock müzik yapıldı. O da o sıra başka muhabbette olduğu için cevap vermedi. Ben monolog şeklinde kendi kendime söylendim ve siz çok değerli ve kadirşinas okurlarım için düşündüklerimi satırlara dökmeye karar verdim. 90'larda rock müziğin dinleyicileri nelerle muhatap oldu buyrun bakalım;
1. AYNA
Erol Köse'nin rock camiasına zulmünün ilk halkası Ayna... Bir Kafkas şarkısının yeniden aranjesi olan "Gurbette yorgun düştüm be ceylan (seks turizmi), hasret tükettim bittim be ceylan" şarkısıyla hayatımıza girdiler. Üst üste albüm yaptılar. Grubun en önemli özelliği iki frontmanın (öndeki adamlar) doğuştan gözlüklü olmasıydı. Bunlar kliplerinde falan gözlüklerini hiç çıkarmıyorlardı. Ama bunun üzerine espri yapmayacağım çünkü zamanın şov programlarında yerden yere vurulduydu bu konu zati.
Burda grupla ilgili dikkatimi çeken daha değişik noktalar var. Mesela 3 elektro 1 bas gitarla piyasaya çıkmıştı topluluk... Şimdi elin oğluna bizim dört gitarlı grubumuz var desen, bu topraklarda çılgın gibi heavy metal yapıldığını zanneder. Ritimiydi, solosuydu coşuyoruz zanneder ama gel gelelim ortaya "Ölünce sevemezsem seni (nekrofili içeren şarkı)" çıktığını dile getirsek çember olup sırayla tükmüğe boğarlar bizi.
Gerçi 3 elektro gitar dediğime bakmayın. Aslında iki elektro gitar... Çünkü "Ayna'nın keli" Cemil kuvvetle muhtemel gitar çalmayı bilmiyordu ve Erol Köse "Cemil hariç herkesin bir enstrumana istidati var ama çocuğun da eli sahnede boş kalmasın" demişti. Fakat adamcağızın eline zorla tutuşturulan gitar, Cemil'de marangozun eline düşmüş odun etkisi yapıyor ve sakil duruyordu. Bu soruna yıllarca çözüm bulamayan Ayna grubu daha sonra çareyi Cemil reisi kovmakta buldu.
Bir de bu Ayna'nın kliplerinde sevgiliyi götüren, tenhada mıncıklayan, kızın memelerini sıvazlayan hep Erhan olurdu... Garibim Cemil de Erhan'ın sevgilisi için hapse mapse düşerdi.Cemo'yu sindirmişlerdi. Zira bir gün olsun "Ya Erhan'cığım çok afedersin ama benim de bazı ihtiyaçlarım var. Senin Manitanın kızlı ortamına bizi de soksana" demedi. Hep Erhan'ın hanımı tecavüzden kurtarmaya falan çalıştı.
Gruptaki diğer tek tip personel kıyafetli elemanları hiç tanıyamadık. Athena'nın sürekli değişen basçısı ve davulcusu hesabı (ikizin zulmü yaman olur) bilemedik onları. Bir tek Uzun saçlı, sürmeli, Ayna'da değil de black metal grubunda çalıyormuş endamına sahip gitarist vardı. O solo albüm yaptı ama ne albüm?! Tam türkü bar için hazırlanmış bir çalışma. Kulağımı kesselerdi de dinlemez olaydım.
Neyse Ayna gözlükleriyle ve enteresan klipleriyle zamanında fenomen oldu ama zalım populer kültür onları da tarihin tozlu sayfalarına gömdü. Aşağıda gözlüklerinden kurtulmuş, burunları rahatlamış Ayna elemanlarını göreceksiniz. Bu da size benden kıyak olsun;
2. Kim Bunlar;
Önce Prestij Müzik Ailesi'nden (Mahsun, Alişan, İzzet ve diğerleri) fırtlayan bu grup nedense Beatles gibi imaj belirlemişti. Bence başarısız bir girişimdi. Çünkü grubun hitap ettiği profil Liverpool müzik kültürüne uzaktı. Zaten Liverpoollu bir adamın "Bahçası var bağı var ayvası var narı var" diye şarkı söylemesi ancak paralel evrenlerin birinde mümkün olabilirdi.
Neyse bu saçları liseli ergenler gibi kestirilen grup, Türkü mürkü kavırlarıyla piyasaya atıldı. Aslında grubun beyni Ozan Kotra çok sağlam bir müzik adamıydı ama işte para şöhret tatlı geldi zaar o zaman. Bunlar bir döneme damgasını vurdu gerçekten ama. Bende de albümleri var. Fakat Allah'ın gücüne gitmesin ama 4 çirkin heriften mürekkep bu gruba daha fazla katlanamadım. Zaten atabarı, deriko saçın iki kat, dağlar kızı Reyhan falan bir zaman sonra ıstırap oldu.
Zati daha sonra da grubun adı değişti, Flört oldu. Eli yüzü biraz düzgün sarışın gitarist gitti yerine grubun yakışıklılık ortalamasına uygun bir gitarist geldi. Fakat grup bir anda nefis müzik yapmaya başladı. Punk gibi, değil gibi soundlarıyla harbiden bomba işler yaptılar. Mesela "yalnızlık mevsimi" adlı şarkılarıyla (bu punk değildi la) benim lise dönemlerimde yaşadığım drav sevdalara tercüman oldular. Volkmende dönüp durdu albümleri...
3. Grup Destan;
Yanlış hatırlamıyorsam bir Şahin Özer Plakçılık (şahin kafası logolu) iştiraki olan Destan grubu da (böyle müzik gurubu ismi mi olur la?!) binbeşyüz yıllık Türkülerden (türkü özel isim mi değil mi kararsızım) medet ummuştu. Grubu diğer rock topluluklarından ayıran iki özellik vardı. Gitarın olup davulun olmayışı ortaya koydukları farklardan biriydi. Diğeri ise, milletçe sadece Gülpembe klibinde gördüğümüz gitar gibi çalınan klavyeyle müzik yapmalarıydı. - Bu arada rahmetli Barış Manço da klipte bu enstrümanı öyle bir kullanıyordu ki böyle sırayla tuşlarına basa basa... Uzay silahı gibi-... Bu Destan grubu klavyeye ve vokalin at misali yorumuna (ahiiiy ahihihiiiy) sırtını dayadığı için başarılı olamadı. Silindi gitti.
Vokal eleman daha sonra genç oyuncuları sepetleyip yerine mevkisinin tecrübeli ismi Ayna Cemil'i kadrosuna kattı ama bu Levante projesi tadında transfer beklenen etkiyi yapmadı. Zira albümleri gerek albüm ismiyle (Aşka geldik), gerek kapak fotoğrafıyla bir grup çalışması değil daha çok "gay pride" afişi gibi duruyordu.
Ayrıca Cemil Ayna'dan kalma gözlükleriyle gruba dahil olmuştu. Bir çok suça bulaşan (levyeyle adam zıbartma) bu gözlük bize o kötü günleri hatırlatıyordu... Başarılı olamadılar en nihayetinde...
1. AYNA
Erol Köse'nin rock camiasına zulmünün ilk halkası Ayna... Bir Kafkas şarkısının yeniden aranjesi olan "Gurbette yorgun düştüm be ceylan (seks turizmi), hasret tükettim bittim be ceylan" şarkısıyla hayatımıza girdiler. Üst üste albüm yaptılar. Grubun en önemli özelliği iki frontmanın (öndeki adamlar) doğuştan gözlüklü olmasıydı. Bunlar kliplerinde falan gözlüklerini hiç çıkarmıyorlardı. Ama bunun üzerine espri yapmayacağım çünkü zamanın şov programlarında yerden yere vurulduydu bu konu zati.
Burda grupla ilgili dikkatimi çeken daha değişik noktalar var. Mesela 3 elektro 1 bas gitarla piyasaya çıkmıştı topluluk... Şimdi elin oğluna bizim dört gitarlı grubumuz var desen, bu topraklarda çılgın gibi heavy metal yapıldığını zanneder. Ritimiydi, solosuydu coşuyoruz zanneder ama gel gelelim ortaya "Ölünce sevemezsem seni (nekrofili içeren şarkı)" çıktığını dile getirsek çember olup sırayla tükmüğe boğarlar bizi.
Gerçi 3 elektro gitar dediğime bakmayın. Aslında iki elektro gitar... Çünkü "Ayna'nın keli" Cemil kuvvetle muhtemel gitar çalmayı bilmiyordu ve Erol Köse "Cemil hariç herkesin bir enstrumana istidati var ama çocuğun da eli sahnede boş kalmasın" demişti. Fakat adamcağızın eline zorla tutuşturulan gitar, Cemil'de marangozun eline düşmüş odun etkisi yapıyor ve sakil duruyordu. Bu soruna yıllarca çözüm bulamayan Ayna grubu daha sonra çareyi Cemil reisi kovmakta buldu.
Bir de bu Ayna'nın kliplerinde sevgiliyi götüren, tenhada mıncıklayan, kızın memelerini sıvazlayan hep Erhan olurdu... Garibim Cemil de Erhan'ın sevgilisi için hapse mapse düşerdi.Cemo'yu sindirmişlerdi. Zira bir gün olsun "Ya Erhan'cığım çok afedersin ama benim de bazı ihtiyaçlarım var. Senin Manitanın kızlı ortamına bizi de soksana" demedi. Hep Erhan'ın hanımı tecavüzden kurtarmaya falan çalıştı.
Gruptaki diğer tek tip personel kıyafetli elemanları hiç tanıyamadık. Athena'nın sürekli değişen basçısı ve davulcusu hesabı (ikizin zulmü yaman olur) bilemedik onları. Bir tek Uzun saçlı, sürmeli, Ayna'da değil de black metal grubunda çalıyormuş endamına sahip gitarist vardı. O solo albüm yaptı ama ne albüm?! Tam türkü bar için hazırlanmış bir çalışma. Kulağımı kesselerdi de dinlemez olaydım.
Neyse Ayna gözlükleriyle ve enteresan klipleriyle zamanında fenomen oldu ama zalım populer kültür onları da tarihin tozlu sayfalarına gömdü. Aşağıda gözlüklerinden kurtulmuş, burunları rahatlamış Ayna elemanlarını göreceksiniz. Bu da size benden kıyak olsun;
2. Kim Bunlar;
Önce Prestij Müzik Ailesi'nden (Mahsun, Alişan, İzzet ve diğerleri) fırtlayan bu grup nedense Beatles gibi imaj belirlemişti. Bence başarısız bir girişimdi. Çünkü grubun hitap ettiği profil Liverpool müzik kültürüne uzaktı. Zaten Liverpoollu bir adamın "Bahçası var bağı var ayvası var narı var" diye şarkı söylemesi ancak paralel evrenlerin birinde mümkün olabilirdi.
Neyse bu saçları liseli ergenler gibi kestirilen grup, Türkü mürkü kavırlarıyla piyasaya atıldı. Aslında grubun beyni Ozan Kotra çok sağlam bir müzik adamıydı ama işte para şöhret tatlı geldi zaar o zaman. Bunlar bir döneme damgasını vurdu gerçekten ama. Bende de albümleri var. Fakat Allah'ın gücüne gitmesin ama 4 çirkin heriften mürekkep bu gruba daha fazla katlanamadım. Zaten atabarı, deriko saçın iki kat, dağlar kızı Reyhan falan bir zaman sonra ıstırap oldu.
Zati daha sonra da grubun adı değişti, Flört oldu. Eli yüzü biraz düzgün sarışın gitarist gitti yerine grubun yakışıklılık ortalamasına uygun bir gitarist geldi. Fakat grup bir anda nefis müzik yapmaya başladı. Punk gibi, değil gibi soundlarıyla harbiden bomba işler yaptılar. Mesela "yalnızlık mevsimi" adlı şarkılarıyla (bu punk değildi la) benim lise dönemlerimde yaşadığım drav sevdalara tercüman oldular. Volkmende dönüp durdu albümleri...
3. Grup Destan;
Yanlış hatırlamıyorsam bir Şahin Özer Plakçılık (şahin kafası logolu) iştiraki olan Destan grubu da (böyle müzik gurubu ismi mi olur la?!) binbeşyüz yıllık Türkülerden (türkü özel isim mi değil mi kararsızım) medet ummuştu. Grubu diğer rock topluluklarından ayıran iki özellik vardı. Gitarın olup davulun olmayışı ortaya koydukları farklardan biriydi. Diğeri ise, milletçe sadece Gülpembe klibinde gördüğümüz gitar gibi çalınan klavyeyle müzik yapmalarıydı. - Bu arada rahmetli Barış Manço da klipte bu enstrümanı öyle bir kullanıyordu ki böyle sırayla tuşlarına basa basa... Uzay silahı gibi-... Bu Destan grubu klavyeye ve vokalin at misali yorumuna (ahiiiy ahihihiiiy) sırtını dayadığı için başarılı olamadı. Silindi gitti.
Vokal eleman daha sonra genç oyuncuları sepetleyip yerine mevkisinin tecrübeli ismi Ayna Cemil'i kadrosuna kattı ama bu Levante projesi tadında transfer beklenen etkiyi yapmadı. Zira albümleri gerek albüm ismiyle (Aşka geldik), gerek kapak fotoğrafıyla bir grup çalışması değil daha çok "gay pride" afişi gibi duruyordu.
Ayrıca Cemil Ayna'dan kalma gözlükleriyle gruba dahil olmuştu. Bir çok suça bulaşan (levyeyle adam zıbartma) bu gözlük bize o kötü günleri hatırlatıyordu... Başarılı olamadılar en nihayetinde...
Etiketler:
90'lar,
ayna,
cemil,
destan,
erhan,
erol köse,
kim bunlar,
peperuhi,
prestij müzik,
şahin özer
31 Ocak 2011 Pazartesi
Kaybolan Değerlerimiz Bölüm 1: Doktorlar
Bu kısımda zamanında kıymetini bilemediğimiz bir grup insanın şimdi nerede ve ne yaptığını merak edeceğiz. İlk bölümümüzde 80'ler ve 90'larda meşhur olmuş, fakat daha sonra çeşitli nedenlerle popüler ortamlardan elini eteğini çekmiş enteresan adamları inceliyeceğiz. Buyrun başlayalım.
1. Doktor Bilal:
Mahlasından da anlayacağınız üzere asıl mesleği doktorluk olan Bilal hocamız, 80 sonu 90 başında çok meşhurdu. Hatta Fatih Ürek, fenomen olmuş önü son iki düğmesinden kapalı alacalı beleceli gömleği Doktor Bilal'den almıştır.
Doktor Bilal her efemine şarkıcı gibi bodrum civarında ününe ün katmış, beyaz sarı saçlarıyla ilgi çekmiş bir abimizdir. Kendisi sadece görüntüsüyle değil şarkı sözleriyle de yüreklerimizi pare pare etmiştir. Mesela; "sebep olan kebap olsun, bir kaşık suda boğulsun"... Bir de kendisinin Kenan Evren'in kızıyla aşk yaşadığı dedikoduları çıkmıştı. Bu tarz şeylerden ölesiye nefret eden Kenan Evren'in "eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter" hesabı Bilal'i damat etmesi de çok manidar.
Neyse umarım kendisi mutlu bir hayat sürüyordur deyip kendisinin bir başka şarkı sözüyle bitirelim incelememizi; "unut derdini gül be aga/ gözyaşlarını sil be aga/ biliyorsun parolayı/ aganaga toranaga... (ekşi sözlükten delican'a saygılarla).
2. Aldo:
Tıbbiyeli arkadaşların aklına yoksa biz de diplomayı 'Cücü' ile barlarda mı ezeceğiz sorusu gelebilir ama Aldo da aynen Doktor Bilal gibi bir doktordur. Varın tıp eğitiminin ne kadar zor olduğunu düşünün (kadavra görmekten sıyırıp cücünün eline düşüyorsun, o da seni gazetedeki fotoğraf örneğindeki gibi elleri aça aça alkışlıyor). Gerçi Ferhat Göçer gibi antipatiğin tillahı bir doktor-şarkıcı olacağına bu dostlar gibi şen ol daha iyi.
Neyse Aldo da 90'ların başında sabah şark hizmeti, akşam meşk hizmeti şeklinde hayatını sürdürmekteydi. Sonra artık Sağlık Bakanlığı müdahale mi etti ne oldu bir anda çekildiler piyasadan. Ben zamanında kendisini Bodrum'da gördüydüm. Yani küçüktüm ve çıktığı yeri dışardan görüyodum. Tam hatırlamıyorum ama beyaz pelerini ve aynalı bir elbisesi vardı. Bir anda döne döne sahneye geldi. Oradaki şovu Rammstein konserinde dahi bulamadım.
Ayrıca asıl adı Adnan olan abimizin 2 torunu mevcutmuş. Açmayın dedeler...
Ama Türkiye'nin anlamsız muhafazkarlaşmasından en çok o nasibini almış Etiler cenahına sıkışmıştır. Kendisine burdan sevgiler yolluyorum.
3. Devran Çağlar:
Evet son incelememiz "bir hüzün hikayesi Devran Ç." ile ilgili... Ki kendisi ile maalesef acı bir hatıramız da var Arzu edenler buradan okuyabilir; http://tinyurl.com/4ow77ak ... Kendisini en son Kanal 1'deki "Filmin Devamı" programında gördüm. Bir dondurmacıda şarkı söylüyormuş. İnsanın 3 kepçe sade-kakaolu-karamelli yerken Devranı izlemesi ilginç bir hissiyat olmalı. Kendisinin bu hale gelmesinde tek suçlu Bülent Ersoy'dur. Kendisinden daha billur bir sesi kaldıramayan korkunç mafya Bülent, Devran abimizin ayağını kaydırmada bir sakınca görmemiş, onu dondurmacılara kadar itmiştir.
Şimdi yukardaki fotosunda Devran başganın ilk zamanlarını görüyorsunuz. Kıvırcık saç, pos bıyık ve Trabzon işi burma bilezikleriyle gayet kafa karıştırıcı bir görüntüsü olan Devran o zaman Bülent Ersoy ve Zeki Müren'e karşı bir silah olarak çıkmıştı piyasaya. Hatta öyle sağlam bir rakipti ki, bir kadınla kavuşamadığı ama o kadını her fırsatta sıkıştırdığı Gülşen Bubikoğlu- Bülent Ersoy ekseninde erotik-gerilim filmi bile mevcuttur.
Ona da bakmak isteyen ;
http://tinyurl.com/permalidevran adresinden bakabilir.
Neyse efendim daha sonra kendileri 2000 yılı başında bıyıkları kesip, saçlara fön çektirip tamamen başka profille şansını denemiş ama yine de aşı tutmamıştır. İnşallah birgün sahnelere döner de Bülent'e dersini verir.
İşte böyle gardaşlarım, bir bölümümüzün daha sonuna gelirken yorumlarınızı ve katılımlarınızı bekliyoruz.
1. Doktor Bilal:
Mahlasından da anlayacağınız üzere asıl mesleği doktorluk olan Bilal hocamız, 80 sonu 90 başında çok meşhurdu. Hatta Fatih Ürek, fenomen olmuş önü son iki düğmesinden kapalı alacalı beleceli gömleği Doktor Bilal'den almıştır.
Doktor Bilal her efemine şarkıcı gibi bodrum civarında ününe ün katmış, beyaz sarı saçlarıyla ilgi çekmiş bir abimizdir. Kendisi sadece görüntüsüyle değil şarkı sözleriyle de yüreklerimizi pare pare etmiştir. Mesela; "sebep olan kebap olsun, bir kaşık suda boğulsun"... Bir de kendisinin Kenan Evren'in kızıyla aşk yaşadığı dedikoduları çıkmıştı. Bu tarz şeylerden ölesiye nefret eden Kenan Evren'in "eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter" hesabı Bilal'i damat etmesi de çok manidar.
Neyse umarım kendisi mutlu bir hayat sürüyordur deyip kendisinin bir başka şarkı sözüyle bitirelim incelememizi; "unut derdini gül be aga/ gözyaşlarını sil be aga/ biliyorsun parolayı/ aganaga toranaga... (ekşi sözlükten delican'a saygılarla).
2. Aldo:
Tıbbiyeli arkadaşların aklına yoksa biz de diplomayı 'Cücü' ile barlarda mı ezeceğiz sorusu gelebilir ama Aldo da aynen Doktor Bilal gibi bir doktordur. Varın tıp eğitiminin ne kadar zor olduğunu düşünün (kadavra görmekten sıyırıp cücünün eline düşüyorsun, o da seni gazetedeki fotoğraf örneğindeki gibi elleri aça aça alkışlıyor). Gerçi Ferhat Göçer gibi antipatiğin tillahı bir doktor-şarkıcı olacağına bu dostlar gibi şen ol daha iyi.
Neyse Aldo da 90'ların başında sabah şark hizmeti, akşam meşk hizmeti şeklinde hayatını sürdürmekteydi. Sonra artık Sağlık Bakanlığı müdahale mi etti ne oldu bir anda çekildiler piyasadan. Ben zamanında kendisini Bodrum'da gördüydüm. Yani küçüktüm ve çıktığı yeri dışardan görüyodum. Tam hatırlamıyorum ama beyaz pelerini ve aynalı bir elbisesi vardı. Bir anda döne döne sahneye geldi. Oradaki şovu Rammstein konserinde dahi bulamadım.
Ayrıca asıl adı Adnan olan abimizin 2 torunu mevcutmuş. Açmayın dedeler...
Ama Türkiye'nin anlamsız muhafazkarlaşmasından en çok o nasibini almış Etiler cenahına sıkışmıştır. Kendisine burdan sevgiler yolluyorum.
3. Devran Çağlar:
Evet son incelememiz "bir hüzün hikayesi Devran Ç." ile ilgili... Ki kendisi ile maalesef acı bir hatıramız da var Arzu edenler buradan okuyabilir; http://tinyurl.com/4ow77ak ... Kendisini en son Kanal 1'deki "Filmin Devamı" programında gördüm. Bir dondurmacıda şarkı söylüyormuş. İnsanın 3 kepçe sade-kakaolu-karamelli yerken Devranı izlemesi ilginç bir hissiyat olmalı. Kendisinin bu hale gelmesinde tek suçlu Bülent Ersoy'dur. Kendisinden daha billur bir sesi kaldıramayan korkunç mafya Bülent, Devran abimizin ayağını kaydırmada bir sakınca görmemiş, onu dondurmacılara kadar itmiştir.
Şimdi yukardaki fotosunda Devran başganın ilk zamanlarını görüyorsunuz. Kıvırcık saç, pos bıyık ve Trabzon işi burma bilezikleriyle gayet kafa karıştırıcı bir görüntüsü olan Devran o zaman Bülent Ersoy ve Zeki Müren'e karşı bir silah olarak çıkmıştı piyasaya. Hatta öyle sağlam bir rakipti ki, bir kadınla kavuşamadığı ama o kadını her fırsatta sıkıştırdığı Gülşen Bubikoğlu- Bülent Ersoy ekseninde erotik-gerilim filmi bile mevcuttur.
Ona da bakmak isteyen ;
http://tinyurl.com/permalidevran adresinden bakabilir.
Neyse efendim daha sonra kendileri 2000 yılı başında bıyıkları kesip, saçlara fön çektirip tamamen başka profille şansını denemiş ama yine de aşı tutmamıştır. İnşallah birgün sahnelere döner de Bülent'e dersini verir.
İşte böyle gardaşlarım, bir bölümümüzün daha sonuna gelirken yorumlarınızı ve katılımlarınızı bekliyoruz.
Etiketler:
80'ler,
90'lar,
aldo,
bodrum,
bülent ersoy,
devran çağlar,
doktor bilal,
efemine şarkıcı,
etiler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












